29 Ocak 2013 Salı

BRÜKSEL GEZİSİ



1.GÜN: Aralık 2012'de tam 17 sene sonra tekrar Brüksel'e gitme fırsatım oldu. Açıkçası önce bir iki arkadaşım Brüksel'e bir günün yeteceğini, şehrin pekte bir özelliği olmadığını söylemişlerdi. Ama ben şehre gerçekten de hayran kaldım. Noel zamanı Avrupa'da her yer bir masal kitabından fırlamış görüntülere sahne oluyor. Bende soğuk ve yağmurlu bir kış gecesi Lüksemburg'tan yapmış olduğum tren seyahati sonrasında Brüksel'e geldim. Otelim şehrin kalbinin attığı yer olan Grande Place yani Grotte Markt'a ve Manneken Pis'e yürüyerek sadece 5 dakikaydı. Fiyat/denge ve şehrin merkezi konumu göz önüne alındığında Hotel Exe Grand Place'dan oldukça memnun kaldığımı belirtmem gerekir. 

Eşyalarımı yerleştirdikten sonra sıkıca giyinip, kendimi Brüksel sokaklarına attım. Herkes sokaklarda noel pazarında ( Borsa'nın yanındaki sokakta) sıcak şaraplarını yudumlayarak vaktini geçiriyordu. 

Noel pazarında gezdikten sonra kendimi Avrupa'da gördüğüm belki de en ihtişamlı meydanı olan Grande Place'ta buldum. Meydanın etrafı ihtişamlı binalarla çevrili ve her gece ışık ve ses gösterisi oluyormuş. Benimde şansıma, gittiğim zaman ışık ve ses gösterisi vardı. Bu hayatımda gördüğüm en ilginç ışık ve ses gösterisiydi. Sanki meydandaki binaların dili varmış ve konuşuyormuş gibilerdi. Meydanın tam ortasında ise noel ve yeni yıl konseptine uygun bir noel ağacı duruyordu. Ancak bu noel ağacının geçmiş yıllara göre olan farkı noel ağacının çam ağacı şeklinde olmayıp, çam ağacını temsil eder nitelikte beyaz naylon gibi bir materyalden ve çelikten meydana gelen yapay bir ağaç olmasıydı. Lüksemburg'tan Brüksel'e yaptığım yolculuk sırasında bana eşlik eden Yunanlı avukat arkadaşım bu sene meydanda noel ağacının ülkede yasaklandığını, bunun sebebinin de ülkede yaşayan Müslümanları rencide etmemek amacı olduğunu söyledi. Yasak kararının sebebi konusunda ben arkadaşımın yalancısıyım ama bence çam ağacı şeklinde ağaç olsa kesinlikle konsepte daha uygun olacağı kanaatindeyim. Bir de sonuçta süs için olan bir ağaca dini anlam yüklemek ne kadar doğru bilemedim. 



























Noel ağacı, seslere bağlı olarak renk değiştiriyor ve adeta tüm meydanda yankılanıyordu ve tüm şehir neredeyse bu meydanda toplanmıştı. Noel ağacının etrafında da yerel kıyafetli insanlar eşli olarak dans ediyorlardı. Gerçekten bu an unutulmayacak anlardan biri olarak hafızamda yer etti. Meydandan hemen dönünce karşınızda "Galeries Royal St. Hubert" i göreceksiniz. Burası içerisinde ufak dükkanların ve cafelerin bulunduğu şirin bir pasaj görünümünde. İçerisinde hediyelik eşya olarak dantel ve çikolata almanız mümkün.























































Ben gittiğimde şansıma noel şarkıları söyleyen bir grup vardı:






Meydanda baya vakit geçirdikten sonra meydana çıkan dar sokaklardan birine dalıp balık lokantalarının olduğu bir sokaktan geçtim. Dar sokakta sağlı-sollu olarak pek çok deniz ürünlerinin menülerde yer aldığı güzel restaurantlar bulunmakta. Sokak bitiminde karşınıza "Chez Leon" çıkıyor. Bende ününü daha önceden duyduğum ve Brüksel'de mutlaka ziyaret edilmesi gereken restaurantlardan biri olarak duyduğum "Chez Leon"a gittim. Geç bir saat olmasına rağmen restaurant baya doluydu ve üst katta yer buldum. Restaurant baya büyük ve menüsü gerçekten de muhteşem. "Chez Leon"un midyeleri meşhur Brüksel'de kaldığım 2 gün boyunca midyeleri hüplettim resmen. Benim tavsiyem domates soslu ve peynirli midye tadı gerçekten muhteşem. Menünün avantajı yemeklerin resimlerini görebilmeniz, böylece herhangi bir sürprizle karşılaşmıyorsunuz. Midyelerinin yanına meşhur Belçika birası ve patates kızartması istemeyi unutmayın! Ben "Chez Leon"u çok sevdiğim için ertesi gün de gidip midyeli makarna sipariş verdim. Her iki yemekte oldukça başarılıydı. 






















Belçika'nın biraları ve çikolataları meşhur. Her adım başında bir çikolatacıya ve bira satılan yerlere rastlamanız mümkün. Bar-Gece kulübü olarak ise Guinness Rekorlar Kitabı'na en çok bira çeşidiyle giren "Delirium" u tavsiye ediyorum. Burası Chez Leon'un hemen yan tarafında ve güzel müzikler çalınan bir yer. Burada her şeyin birasını bulmak mümkün. Ben tercihimi çilekli biradan yana kullandım. Bu arada Delirium'un her katı farklı bir bar olarak dizayn edilmiş. Örnek vermek gerekirse bir katı sırf bira katı, diğer katı tekila katı olarak dizayn edilmiş. 












Eğer Yunan yemeklerine meraklıysanız adeta sizi Yunanistan'da hissettirecek olan Yunan restaurantlarının bulunduğu sokağa dalmanız mümkün. 

Artık saat baya ilerlediği için Belçika'nın simgelerinden birisi olan "Manneken Pis" e ( İşeyen Çocuk Heykeli) ne de uğrayıp otele gittim. Manneken Pis'in gün içerisinde kıyafetleri değiştiriliyor ve günün farklı saatlerinde uğrarsanız farklı kıyafetlerle kendisini görmeniz mümkün. Brüksel'da hatta Manneken Pis'in kıyafetlerinin sergilendiği bir müze varmış benim pek ilgili çekmediği için gitmedim. Noel zamanı olduğu için Manneken Pis'in etrafı da süslenmişti. 












Manneken Pis'e doğru yürürken gördüğüm bu bina da hoşuma gitti




2. GÜN: 

1 hafta öncesinde Brüksel'de olan arkadaşlarımın fotoğraflarından Brüksel'in baya kar yağışlı olduğunu görmüştüm. Şansıma  hava soğuk fakat yağışsızdı böylece son ana kadar şehri gezme şansım oldu. 

Öncelikle Brüksel'in alışveriş caddesine gittim ve burada istediğiniz her türlü markayı bulmanız mümkün. 

Eğer  çizgi filmlere meraklıysanız çizgi film müzesine gitmenizi tavsiye ederim. 







Çizgi film müzesine gittikten sonra Brüksel'in diğer bir simgesi olan "Atomium"u merak ediyorum. Atomium şehrin biraz dışında olduğu için metroya binmenizi tavsiye ederim. Metroyla yaklaşık olarak yarım saatlik bir yolculuktan sonra Atomium'a geldim. Atomium, 1958 yılında Expo 58 fuarı için yapılmıştır. André Waterkeyn tarafından tasarlanmış olup 102-metre (335-feet) yüksekliğinde , dokuz çelik kürenin birleştirilmesi ile oluşmaktadır. Demirin kristal kafes yapısının 165 milyon kez büyütülmesinden esinlenmiştir. Expo fuarı süresince sadece 6 ay boyunca durması beklenirken günümüzde Brüksel'in sembolü haline gelmiştir. Küreler 12 boru ile birbirine bağlanmış ve yürüyen merdivenlerle fuar hollerine geçiş yapılmıştır. En yüksekteki küre Brüksel'in panoramik görüntüsüne hakimdir. Kürelere yürüyen merdivenlerle ulaşılabilmektedir.






















Atomium gezimde bittikten sonra Avrupa'nın başkenti sayılan Brüksel'de önemli bir yere sahip olan Avrupa Parlamentosu'nu ziyaret ettim. Uluslararası hukuk alanında master yaptığım için hep Avrupa'daki mahkemeler, meclisler vb. Avrupa kurumları dikkatimi çekmektedir. 





















Avrupa Parlamentosu gezimi de tamamladıktan sonra sırada Belçika Kraliyet Sarayı (Royal Place) gezisi vardı. Parlamentodan yaklaşık 10 dakikalık yürümeyle Kraliyet sarayına ulaşmanız mümkün. Aralık ayında bile bahçenin bakımı ve güzelliği görülmeye gerçekten değer.



















Kraliyet Sarayındaki gezimde bittikten sonra tekrar şehrin kalbinin attığı yer olan Grotte Markt'a gitmeye karar verdim. Royal Place'dan Grotte Markt'a uzanan yol gerçekten de keyifli. 


Grande Place'in gündüz görünümü:

















Bu arada Karl Marx belli bir süre Brüksel'de yaşamış. Brüksel'de yaşadığı bina da Grand Place'da yer alıyor.







Bu arada Grand Place'ta ayakucunda köpek olan bir kadın heykeli var. Eğer heykelin eline dokunursanız tekrar Brüksel'e gelirmişsiniz. Bakalım tekrar gelecek miyim:) 




















Bu arada Brüksel'in waffle cenneti olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Şehir adeta çikolata ve waffle kokuyor. En güzel wafflecıların Manneken Pis heykelinin yanındakilerin olduğu tarafıma söylendiği için bende orda waffle yedim. Manneken Pis heykelinin yanındaki wafflecının önünde çikolatadan elinde waffle tutan işeyen çocuk maketi de bulunmaktadır. Turistler orda da ellerinde wafflelarıyla fotoğraflarını çektirmekte. Waffel ın üstünde yer alan işeyen çocuk şekeri de hoş bir ayrıntı olarak tasarlanmış.

Şayet daha fazla vaktiniz varsa Brügge şehrine gitmenizi de tavsiye ederim. ben daha önce gittiğim için şimdiki seyahatimde gitmedim bakalım kısmetse diğer sefere:)







21 Ocak 2013 Pazartesi

MASAL ŞEHRİ - TRİER

Trier'le ilgili yazımın bende "Hürriyet Seyahat" ekinde yer alması sebebiyle de,  ayrı bir yeri var.

Hürriyet Seyahat ekindeki yazım için: http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/20586541.asp




Kim tahmin edebilirdi ki bu küçücük kasaba görünümlü tatlı şehire hayran kalacağımı.. Trier'le ilk kez tanışmam 2011 senesinin Şubat ayında oldu. Daha sonra kendisini çok sevmiş olmalıyım ki, 2011 Aralık ve 2012 senesinin Aralık ayında da ziyaret etme imkanım oldu. Trier'e ilk kez bir seminer sebebiyle gitmiştim hatta bu küçük şehirde sıkılacağımı düşünüp seminere gitmesem mi diye bile düşünmeye başlamıştım ama iyi ki gitmişim. Şehir bende güzel anılar ve arkadaşlıklar bıraktı. Trier şehri  Almanya’nın güneybatısında, Rheinland-Pfalz eyaletinde, Lüksemburg’a sadece 40 kilometre uzaklıkta yer almaktadır. Trier şehri Almanya'nın en eski şehri olup, Mosel Nehri’nin kıyısında kurulmuştur.  Yeşilliklerin ortasında konumlanmış Trier’in nüfusu da yaklaşık olarak 100 bin civarındadır. 


Köln'den hızlı trene (ICE) bindiğimde beni Trier'de nelerin bekleyeceğini bilmiyordum. Köln’den  (Koblenz şehrinde yaptığım bir aktarma ile) hızlı trenle yaptığım seyahat boyunca, doğal güzelliklerden gözlerimi alamadım. Tren nehrin kenarında, vadiler arasında kıvrılarak göz alıcı kale ve şatoların arasından geçerek şehre vardığında, bu şehrin ayrı bir büyüsü olduğunu fark etmiştim. 

Trenden Manzara:









Trier'in bir masal şehri olduğunu belirtmemin sebebi de, noel zamanı hikaye kitaplarından çıkmış bir görünüme bürünmesidir. Kar, noel pazarı, özel yemekler, tarihi yapılar, noel şarkıları, çam ağaçları, noel babalar ve sıcak şarabın kokusu eşliğinde kendinizi gerçekten de masal kahramanı gibi hissediyorsunuz. 








Tarih sevenler için bu şehir adeta bir nimet. Şehir adeta bir açık hava müzesini andırıyor. Trier, İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik devletler tarafından bombalanmamış nadir yerleşimler arasındadır. Geçmişi iki bin seneden daha fazlaya uzanmaktadır. Şehir pek çok tarihi eser barındırıyor ve bu eserlerden çoğu UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer almaktadır. 

Kentin en önemli yapısı tarihi Romalılar dönemine kadar uzanan Porta Nigra (Siyah Kapı)'dır. Porta Nigra Romalılar döneminde yapılmış ve ana surun giriş kapısı olup, aynı zamanda Alplerin kuzeyindeki en büyük Roma yapısıdır. Porta Nigra Tamamı tamamı dört tane olan kapılardan günümüzde tek ayakta kalanıdır.





Trier'deki bir başka yapı Konstantin Bazilika (Konstantin Bazilikası) dördüncü yüzyılın başında İmparator Konstantin onuruna inşa ettirilmiş bir Roma sarayı bazilikası. Günümüzde Protestan kilisesi olarak kullanılıyor. Bu dev yapının önemli özelliği sütun bulunmaması. Kilise tek parça halinde herhangi bir iç kolon olmadan inşa edilmiştir.

Diğer önemli tarihi yapı Liebfrauenkirche (Meryem Ana Kilisesi). Anılan kilise Almanya’nın en eski gotik kilisesi. Önemli özelliklerinden birisi Hz. İsa’nın ölürken üzerinde bulunduğu iddia edilen hırkanın burada sergilenmesi.


Kurfürstliches Palais (Elektör Sarayı), çok bakımlı ve güzel bir bahçeye sahip bir saraydır. Dışı pembe boyalı saray 17’nci Yüzyıl’dan 1794’e kadar Trier elektörünün konutu olarak kullanılmış. Elektör, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nda, imparator seçimine katılma hakkına sahip prens ya da piskopos anlamına geliyor. Bahçesindeki banklarda oturup dinlenebiliyorsunuz. 




Şehirde gezerken rastladığım Roma hamam harabelerinden en önemlisi Kaiserthermen (İmparator Hamamları). Hamamlar yaklaşık 1600 yıllık geçmişe sahip.





Mosel Nehri, 560 kilometre uzunluğunda ve Ren nehrinin bir kolu. Nehir boyunca oluşturulan oturma teraslarında ve kafelerde dinlenebilirsiniz. Nehrin üzerindeki Römerbrücke (Roma Köprüsü)'de tahmin edilebileceği gibi Almanya’nın en eski köprüsü. Trier küçük bir şehir olduğu için her yeri yürüyerek doya doya gezmenizi tavsiye ediyorum.





Şehrin diğer bir özelliği de sosyalizmin öncüsü Karl Marx'ın Trier şehrinde 5 Mayıs 1818'te doğmuş olmasıdır. Anılan ev şu anda müzedir. (Karl Marx Haus) Bende anılan müzeyi Malta'lı bir avukat arkadaşımla ziyaret ettim. Evin dışı beyaz boyalı, panjurları yeşil. Müzenin duvarlarındaki panolarda Marx'ın hayatı anlatılıyor. Müzede düşünürün hayatına dair belgeler, mektuplar ve kişisel eşyaları da bulunuyor. Evin içinde şirin bir avlu var. Trier'e gelenlerin bu müzeyi de gezmelerini tavsiye ediyorum.


 





Alışveriş konusunda ise Hauptmarkt ve etrafındaki sokakları tavsiye ediyorum. 




Trier'de gece aydınlatılan binalar da bir başka güzel: 



Hauptmarkt'ın etrafı çok güzel cafelerle ve lokantalarla kaplıdır. Hauptmarkt'ın ortasındaki Petrus Brunnen (Petrus Çeşmesi) ise ayrı bir şehre hava katıyor. Hauptmarkt şehrin en popüler meydanı ve noel zamanı noel pazarı da burada kuruluyor.



Hauptmarkt'ın etrafında her zevke, keseye göre restoran bulmak mümkün. Ancak kentin kalbi olan Hauptmarkt’te yer alan ‘Zum Domstein’ en ünlü, kaliteli lokantalarından biri. Romalılar döneminden kalan tariflerden yapılan yemeklerden tadarak, tarihi bir ambiyans içerisinde keyifli ve lezizli bir yemek yemeniz mümkün. Ayrıca yemekleri tadarken meşhur şaraplardan da yudumlayabilirsiniz.




Trier, turizmin yanı sıra bir üniversite şehri. Bu nedenle gece hayatı hareketli. Gençler arasında tercih edilen mekanlardan en önemlisi de Kornmarkt'ta yer alan Louisiana Bar. Burası hafta içi akşamları bile dolu.

Kornmarkt'ta ayrıca buz pateni  yapma imkanı da mevcut. Kış gecelerinde burası dolu oluyor ve arkasında farklı renklerle aydınlatılan bina buraya farklı bir ambiyans katıyor.




Yine meşhur kremalı (sahne) Alman pastalarından denemek isterseniz size lalışveriş caddesinde yer alan Mohr Cafe'yi tavsiye ediyorum. 

Yurtdışında gittiğim yerlerde konfora, temizliğe ve otelin güvenilir olmasına dikkat ettiğim için her gidişimde de Hotel Arcadia’da kaldım. Buradan şehrin kalbi olan Hauptmarkt’a yürüyerek 10 dakikada ulaşmanız mümkün. 

Trier'in etrafı üzüm bağlarıyla dolu olup, Trier'de şarap tadım günlerine katılmanız mümkün. 


Trier'de geldiğinizde bir trene atlayıp sadece 40 dakika uzaklıkta olan Lüksemburg'u da mutlaka ziyaret edin.




19 Ocak 2013 Cumartesi

BERLİN - HAMBURG GEZİSİ



Her yurtdışı seyahatimde blogları önceden okuyup, gideceğim yer hakkında bilgi sahibi olmak gerçekten çok yardımcı oluyor. En azından kısıtlı zaman diliminde o şehirde nereye gitsem, ne yapsam diye düşünmekten ziyade havalimanından çıkar çıkmaz haritasını kafamda yerleştirdiğim şehri keşfetmeye başlayabiliyorum. Okuduğum seyahat yazıları ve blogları sayesinde şehri bir turist gibi değil de, yerlisi gibi yaşıyorum.

Seyahat etmek benim için kesinlikle bir tutku. Farklı kültürler ve farklı insanlar tanımayı çok seviyorum. Şu kısacık ömürde insanın yanına kar kalanın sadece gezip gördükleri oldukları düşünüyorum ve umarım hep daha farklı yerler görmek nasip olur. İnsan hayatı gerçekten çok kısa ve gezilip görülmesi gereken o kadar çok yer var ki!! Ee ne demişler çok okuyan değil, çok gezen bilir :)

Kısa bir süre önce blog yazsam mı diye düşünmeye başladım. Aslında bir nevi eşe, dosta, arkadaşlara sözlü olarak yaptığım tavsiyeleri böylece daha geniş kitlelere ulaştırabilirsem ne mutlu bana :) Umarım blog yazmaya üşenmem ve gitgide her gün kendimi geliştiririm.

ALMANYA - BERLİN&HAMBURG


Şimdi gelelim ilk yazıma. Yurtdışı seyahatlari arasında Avrupa'nın bende önemli bir yeri var . Avrupa'da en çok, bir süre orada yaşamış olmam sebebiyle de Almanya'nın bende ayrı bir yeri var. Bu sebeple de ilk yazıma Ekim 2012 senesinde ziyaret etmiş olduğum Almanya'nın başkenti Berlin ve Hamburg'tan başlamak istiyorum. Sınırlı olan toplam 5 günlük süreçte Berlin ve Hamburg'ta çoğu yeri gezdiğimizi düşünüyorum.

Almanya'da pek çok şehri gezmemize ve orada yaşamama rağmen Berlin'in bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. THY ile millerimiz kullanmak istediğimden dolayı rotamızı oraya çevirdik. Berlin istenilen her şeyin bulunduğu, tarihle-teknoloji, yeniyle-eskinin, Doğu'la-Batı'nın bir sentezinin bulunduğu göz alıcı bir metropolitan şehir. Her ne kadar bir seyahat rotası olarak pek tercih edilmese de, kesinlikle görülmesi gereken bir yer!

BERLİN 1. GÜN:

Berlin'e akşamüstü vardığımızdan ve havanın yağışlı olmasından dolayı eşyalarımızı Doğu Berlin'de Alexanderplatz'daki Radisson by Parkinn Hotel'e bıraktık.




 Otel odamızı özellikle üst katlardan şehir manzaralı oda olarak ayarlamıştık. Böylece Berlin şehri ve Berlin'in simgesi sayılan Televizyon Kulesi tam karşımızda ihtişamı ile bizi bekliyordu.



Valizleri yerleştirdikten sonra Alexanderplatz'da biraz gezdik. Alexanderplatz ulaşımın çok iyi olduğu, etrafında mağazaların sıralandığı ve yine Berlin'in simgelerinden birisi olan Dünya saati ( Weltzeituhr)'un da bulunduğu bir meydan. Alexanderplatz'da fotoğraflarımızı çektikten sonra yürüyerek Kızıl Belediye Binası'na (Rotes Rathaus) gittik. Belediye Binasından sonra Berlin'in diğer simgesi sayılan Berlin Katedraline (Berliner Dom)'a gittik.



Berlin'de önemli simgeler arasındaki yerlerin çoğu yürüme mesafesinde ve yurtdışında yürüyerek hiç bilmediğin sokaklara dalarak şehrin daha iyi tanınacağını düşündüğümden dolayı bolca yürüdük. Berlin Katedrali her ne kadar Köln veya Milano'daki Katedraller kadar ihtişamlı olmasa da, bunun da kendine özgü bir tarzı var. Berliner Dom'un hemen ilerisinde Karl Marx ve Engels'in de heykeli bulunmaktadır. Gitmişken bunu da ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

Bu arada Berlin'in adeta müzeler şehri olduğunu belirtmeden geçmek istemiyorum. Hatta müzeler için özel olarak Müzeler Adası (Museen Insel) oluşturulmuş olup, anılan ada da pek çok müze bulunmaktadır. Müze kartı aldığınızda müzeleri daha uygun bir fiyata gezme imkanınız bulunmaktadır.

Biz müzelerden dünyaca ünlü olan Pergamon Museum (Bergama Müzesi'ni) gezmeyi tercih ettik. Bu müzeyi yılda yaklaşık olarak 900.000 ziyaretçi ziyaret etmektedir. Almanya'ya gitmeden müze biletlerini internetten aldığımdan dolayı müzede hiç sıra beklemeden hemen müzeye girdik. Zaten yurtdışında müze gibi yerlerde çok fazla bekleme sırası olduğundan dolayı ben gitmeden önce biletleri internetten alıyorum. Bergama Müzesinin en önemli eserlerinden birisi Bergama Athena Tapınağı'nın Girişidir. Anılan giriş Bergama'dan sökülmüş ve Almanya'ya götürülerek müzede sergilenmektedir. İnsan ordayken bizim niye milli değerlerimize sahip çıkamadığımızı düşünmeden edemiyor. Müzede Halep odası ve Türk çini-halılarından da örnekler bulmak mümkündür.



Müze gezimizi tamamladıktan sonra gece Berlin'in meşhur Unter den Linden (Ihlamurlar Altında) caddesinde yürüyüş yaptık. Cadde de Mercedes'in mağazasını da gezmenizi tavsiye ederim. Yağmurlu bir gecede Unter den Linden caddesinden yürüyüp caddenin sonuna geldiğimizde bizi tüm ihtişamıyla en önemli simge Brandenburger Tor-Brandenburg Kapısı bizi bekliyordu.

İnsanların önüne yığıldığı, biz daha çocukken Berlin Kapısının açılmasıyla birlikte insanların duvarları kırmaya başladığı yeri bir an tüm ihtişamıyla görmek gözümün önüne bir an burada çekilen siyah-beyaz filmleri ve belgeselleri getirdi. En çokta aklıma Scorpions grubunun - Wind of the Change klibindeki Berlin görüntüleri gözümün önünden geçti.



Havanın oldukça soğuması, gece olması ve yağmurun da etkisini iyice hissettirmeye başlamasıyla birlikte Alexanderplatz'a döndük ve meydanda bulunan güzel bir İtalyan lokantasına gittik. İlk günü böylece bitirmiş olduk. Farklı bir ülkede, farklı insanlar arasında, değişik yüzler arasına karıştıktan, kendini kuş misali özgür hissettikten ve medeniyetin eşiğinde olduğunu anladıktan sonra rahatça bir uykuya daldım :)

BERLİN 2. GÜN:

Erken kalkan erken yol alır hesabı, yurtdışında şehri keşfetmek adına erkenden uyanıyorum. Kahvaltımızı Unter den Linden'de ki meşhur Cafe Einstein'da yapmaya karar verdik ve iyi ki oraya gitmişiz. Yaptığımız kahvaltı cidden doyurucu ve leziz ötesiydi hala tadı damağımda diyebilirim. Günümüz uzun olduğu için, doyurucu ve gayet keyifli bir kahvaltı önemlidir benim için.



Kahvaltımızı yaptıktan sonra Unter den Linden Caddesinde yürüyüp bu sefer de Brandenburg Kapısının gündüz görünümümü fotoğrafladık.






Yine Almanya'ya gitmeden yaklaşık 2 hafta önce Bundestag ( Alman Meclisi)'ni ziyaret etmek için internet üzerinden randevu almıştım. Onlardan onay e-maili geldikten sonra Alman Meclisini ziyaret etme imkanınız oluyor. Oraya şans üzeri yolunuz düşünce Meclis'e giremiyorsunuz önceden rezervasyonla izin almanız gerekiyor. Bunu bilmeyen pek çok turist içeri girememişti veya saatler süren kuyrukla beklemek durumunda durumunda kalıyor. Biz rezerve ettiğimiz saatte orda olduğumuz için hemen Meclis'e girdik.


Alman Meclisi'de oldukça etkileyici. Meclise turistler gruplar halinde alınıp içeride güvenlik kontrollerinden geçtikten sonra girebiliyorsunuz. Meclisin içine girer girmez Alman Meclisinde şeffaflık hakim olduğu doğrudan Genel Kurul Salonu'nu ve milletvekillerini görmeniz mümkün. Asansörle Kubbe'ye çıktıktan sonra Kubbe (Reichstagkuppel)da spiral şeklindeki koridorlardan yukarıda doğru yürüyorsunuz. Kubbe'de Türkçe olarak ücretsiz audioguidelarda mevcut olup, siz Kubbe'nin tepesinde tırmandıkça audiguidedan bilgileri ve Kubbe'den dışarı baktığınızda görülen binalar hakkında bilgi edinmeniz mümkün. Kubbenin mimarisi tamamen camlardan yapılmış olup şeffaflık hakimdir.



Yani Genel Kurul Salonunun üzerinden milletvekillerini görerek onların tepesinde yürümüş oluyorsunuz. Bu da "Halkın her şeyin üzerinde" olduğu anlamına geliyor. Kubbeden yürüdükçe Berlin manzarası da ayaklarınızın altında kalıyor. Meclis gezimizi tamamladıktan sonra Brandenburg Kapısının diğer tarafından bulunan "Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı" (Denkmal für die Ermorderdeten Juden Europas) 'ı ziyaret ettik. Bu anıt şehrin en önemli yerinde çok büyük bir alanı kaplıyor ve insanı katledilen Yahudileri düşündükçe bir hüzün kaplıyor. Şehrin en önemli yerinde anıt olarak yükselen blokların yer alması Almanların tarihe ne kadar önem verdiğinin de bir göstergesi. Bir rivayete göre ise ölen Yahudiler üstüste konulduğunda yüksek bloklar kadar yer kaplıyormuş, insanlar ölülerden başka bir şey görmüyormuş.




Buradaki gezimizi de tamamladıktan sonra Potsdamer Platz'a gittik. Burada Sony Center ve güzel cafeler bulunmaktadır. 




Burası Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesinden sonra gökdelenlerle inşa edilmiştir. Burada yine çocuklar için cezbedici olabilecek Lego'nun müzesi bulunmaktadır. 





Potsdamer Platz, Potsdam şehri ile Berlin şehrinin yolu üzerinde olduğundan dolayı tarih boyunca önemli anlara tanıklık etmiştir. Potsdamer Platz'ın arkasında ise dünyaca ünlü Berlin Filarmoni Orkestrası bulunmaktadır. Eğer orkestraya meraklıysanız önceden bilet almanızı tavsiye ederim.


Bu arada Potsdamer Platz'ın orta yerindeki kaldırımlarına dikkat etmenizi tavsiye ederim. Yolun ortasındaki kaldırımlar Yıldızlar Bulvarı olarak ta adlandırılıyor. Kaldırımda ünlü kişilerin isimleri ve imzaları yer almaktadır. Ayrıca kişilerin isimlerinin yer aldığı yerin tam yanında yer alan dürbünden baktığınızda hologramik görüntüyle  sanki o kişi kaldırımda yürüyormuş izlenimi elde edebilirsiniz. Bizde Fatih Akın'ın ismini görünce gururlanıp hemen bir fotoğraf daha çektik. 






Güne baya hızlı başladığımız için meydanın tam orta yerinde çok güzel bir kafeye konumlanıp kahvelerimize içtikten sonra gezmemize devam ettik. Sırada Berlin duvarının kalıntılarını görmek vardı. Oraya doğru yürürken "Welt" gazetesinin uçan balonunu da görmeniz mümkün. Makul bir fiyat ödeyerek uçan balonla havaya yükselip Berlin'i tepeden izlemeniz de mümkün. 




Bu arada Berlin'i eskiden doğu kısmında kullanılan Trabi marka şirin arabaları kiralayıp ta grup halinde uygun bir fiyata gezmenizin mümkün olduğunu da belirtmeliyim. Ben aralarından en çok leopar desenli Trabi arabayı beğendim.


Berlin duvarından kalan kalıntılar "Topographie des Terrors"da duvar kalıntılarını ve önemli olayların yer aldığı gazete parçalarını görmeniz mümkün.

  
Buradaki gezimizi de tamamladıktan sonra sırada bende merak uyandıran Checkpoint Charlie'yi görmek vardı. Bu geçiş kapısı bölünmüş Berlin'de  Doğu-Batı geçiş noktası olarak kullanılan geçiş kapısıdır. Bu geçiş kapısı sadece müttefik askerleri, büyükelçiler, bu kişilerin aileleri, yabancılar, Federal Almanya'nın Demokratik Almanya'daki temsilcileri ve çalışanları ve Demokratik Alman üst düzey yöneticileri tarafından kullanılabiliyormuş. Burada halen temsili olarak Doğu ve Batı bloklarını temsil eden askerler bulunmakta ve onlarla hoş bir anı olarak fotoğraf çektirebilirsiniz. Hatta anı olarak pasaportunuz için vize satın almanız da mümkündür. 


Bu arada size Berlin'de herşeyden en az 2 tane olduğunu da belirtmeden geçmek istemiyorum. Örnek vermek gerekirse eski Doğu Almanya tarafının meşhur alışveriş caddesi Friedrich strasse, Batı Almanya'nın alışveriş caddesi ise Kudamm caddesi. Checkpoint Charlie'deki gezmemizi tamamladıktan sonra sıra Friedrichstrasse'de alışveriş yapmadaydı. Burada istediğiniz mağazaları bulabilirsiniz ama Kudamm caddesi kesinlikle açık ara önde. Kudamm bana Champs-Elyssee havası verdi, caddeler oldukça geniş ve lüks markaları burada bulmanız mümkün. 

Bu arada Berlin'e gelip Ampelmann mağazalarına değinmemek olmaz. Doğu Almanya'da trafik lambaları daha farklıymış halen de temsili olarak bu lambalar yer alıyor. Bunu fırsat bilen yatırımcılar bunu ticaret haline dönüştürerek bunu da bir marka haline getirmişlerdir. Berlin'de pek çok yerde Ampelmann mağazası bulmanız mümkündür. Ampelmann bir çeşit hediyelik eşyaların satıldığı bir mağazadır. 





Bu mağazadan da gerekli alışverişlerimizi yaptıktan sonra sıra da "Schloss Charlottenburg" Charlottenburg Sarayı'nı görmek vardı. Bu arada yurtdışında günlük biletlerin makul olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Charlottenburg Sarayı şehrin biraz dışında olduğu için tramvayla  gitmeyi tercih ettik. Gittiğimizde sarayın bahçesindeki manzaralar bizi bizden aldı. Sonbahar tüm güzelliğiyle bizi bekliyordu sanki. Anılan saray Berlin'in en büyük sarayıdır. 





Sarayın arkadan görünümü:

Hava kararana kadar Saray ve bahçesinde gezdikten sonra sıra meşhur Kudamm caddesine gelmişti. Kudamm, Champs-Ellysee'den sonra gördüğüm en güzel alışveriş caddesi. Cadde aslında bir bakıma Bağdat Caddesini de andırıyor. Tüm lüks markaları ve caddede pek çok lüks arabaları görmeniz mümkün. Ama caddenin en güzel mağazası hiç şüphesiz "KaDeWe". Kadewe mağazası çok katlı ve çok büyük bir mağaza olup, içerisinde pek çok lüks markayı barındırmaktadır. Biz gittiğimizde Halloween zamanı olduğu için, mağaza Halloween malzemeleriyle süslenmişti. Size tavsiyem bu mağazaya kesinlikle aç gitmeniz. En üst katı gurme katı olarak hazırlanmış. Bu kat bizim klasik alışveriş merkezi yemek katlarından tamamen farklı. Öncelikle çok daha samimi bir ortam yaratıldığını belirtmek isterim. Burada dünyanın her yerinden mutfak örneklerini bulmanız mümkün. Binlerce çeşit içki, çikolata, peynir ve istediğiniz her şeyi fazlasıyla bulabileceğiniz bir mağaza. İstediğiniz ürünü de seçip anında pişirttirip yemeniz mümkün. 

Artık yemek yeme vakti gelmişti.  Berlin'e gitmeden önce ismini duyduğum Lutter&Wegner Restaurant'tan rezervasyon yaptırmıştım. Rezervasyon saati gelince Kadewe'den ayrılıp Gendarmenmarkt'ta yer alan Lutter&Wegner restaurantına gittik. Lutter&Wegner çok iyi lokantalara ve belli kriterleri tamamlayan lokantalara verilen Michelin yıldızına da sahiptir. Restaurantın atmosferi kesinlikle çok iyi ve özünü korumuş. Önceden özellikle belirttiğim için bize lokantanın en güzel masasını ayırmışlardır. Burası aynı zamanda şaraplarıyla ve şampanyalarıyla da meşhur. Dünyaca ünlü şarapların listesini ( şişesi 5.000 Euro)  bulmanız mümkün. Biz bir salata söyledik ve her ne kadar Viyana'da meşhur olsa da buranın da Schnitzel'i ve patates salatası meşhur olduğundan dolayı bu yemekleri söyledik. Sonuç tek kelime ile mükemmeldi tadı hala damağımızda :) 







Yemek faslını da bitirdikten sonra sıra drink içmeye gelmişti. Biz de yine meşhur olan ve Lutter&Wegner'in tam karşısında olan Newton Bar'a gitmeye karar verdik. Burası Berlin'in en gözde barlarından olup gittiğimizde de baya kalabalıktı. Biz baya eğlendik ortam çok samimi ve fiyatlar da makul. Barın duvarları topuklu çıplak bayan fotoğraflarıyla kaplı. Bir de burada bizim açımızdan çok önemli bir olay oldu. Yan masadakilerle sohbet edince yan masadan yabancı bir adam bize Türkçe olarak bayramınız kutlu olsun dedi ve biz de çok şaşırdık. Sonra ben Almanca konuşmaya devam edince ne iş yapıyorsunuz dedim ve bana İstanbul'da yaşadığı bir bankada Ceo olarak çalıştığını söyledi bende hangi banka deyince küçük dilimizi yutuyorduk çünkü çalıştığımız bankanın Ceosuydu hep maillerde gördüğümüz kişinin o olduğunu öğrenince çok şaşırdık. Türkiye'de bile tanışmamıştık, görmemiştik kısmet Berlin'de bir barda tanışmaktaymış. Dünyanın küçük olduğunu bir kere daha anlamış oldum. Sonra giderken bizim hesabımızın da ödendiğini öğrenince baya şaşırdık bu bizim için çok güzel ve değişik bir anıydı.





BERLİN 3. GÜN:

Evet bugün Berlin'de son günümüz olduğu için görmemiz gereken son yerleri yetiştirmeye çalıştım ve Berlin'e gelmeden önce kafamda oluşturduğum her yeri gezmiş oldum. Uyanır uyanmaz soluğu "East Side Gallery"de aldık. Burası Berlin Duvarı'nın 1.3 km uzunluğunda bir parçası olup, baştan sona kadar gezdik. Burası dünyadaki en büyük ve en uzun süre ile ziyarete açık kalan bir açık hava galerilerinden birisi imiş. Duvarların üzeri hep çok güzel graffitilerle kaplı olup, bunlardan bazıları çok meşhur. 

 
 
 

East Side Gallery'deki gezimizi de tamamladıktan sonra Berlin'e kadar gelip, Almanya-Acı Vatan söylemlerine ve Küçük Türkiye olarak nitelendirilen Kreuzberg'e uğramadan dönmek olmazdı. Kreuzberg'te yürürken gerçekten de kendinizi Türkiye'de hissediyorsunuz. Yüksek binaların balkonlarının hepsinde Türkiye'ye döndürülen çanak antenler mevcuttu. Mağazalardaki tabelalar Türkçe olup, sokakta herkes Türkçe konuşuyordu.  



Kreuzberg'i de tamamladıktan sonra merak ettiğim "Hackesche Höfe" vardı. Burası yanyana binalardan inşa edilmiş olup, labirent şeklinde koridorlardan geçip farklı farklı minik ve vintage butiklerin olduğu bir açıkhava yeri. Binaların altındaki bahçelerden geçip bağlantılı olan diğer binaya geçiyorsunuz. Ben en çok değişik şapkaların olduğu bu butiği beğendim. Hediyelik eşya satan bir butikten de magnet ve Berlin tişörtlerimizi aldıktan sonra meşhur pastalardan yemek için bir cafede dinlendik. 


 

Buradaki gezimizi de tamamladıktan sonra sırada meşhur Humboldt Üniversitesi'ni görmek vardı. Yurtdışında en çokta sorgusuz sualsiz olarak üniversitelerin içine girmeyi seviyorum. Bugün günlerden Cumartesi olduğu için, hava çok soğuk olmasına rağmen çoluk-çocuk genci yaşlısı herkes sokaklarda geziyordu. Üniversitenin yanında küçük bir pazar kurulmuştu ve herkes alışveriş yapıyordu. Humboldt Üniversitesi Berlin'in en büyük, Almanya'nın en eski ve dünyada önemli üniversitelerden birisidir. Albert Einstein ve Karl Marx gibi pekçok ünlü kişinin buradan mezun olduğunu da belirtmeliyim. Üniversitenin içi de çok güzeldi. 




Üniversitenin hemen yan tarafında "Neue Wache" anıtı bulunmaktadır. Anılan anıt 1. Dünya Savaşında hayatını kaybedenler için "Dünya Savaşı Şehitler Anıtı" olmuştur. 




Bu anıtı da gezdikten sonra son turları yapmak için tekrar Unter den Linden Caddesi ve Kudamm Caddesinde gezdik. Leziz Alman pastalarının tadına bakmak için Kempinski Hotel'in altındaki Reinhard's Cafeye gittik. Cafe gerçekten çok güzel tavsiye ederim. Ondan sonra sonbaharın kendisini iyice hissettirdiği Tiergarten'da  yürüyüşümüzü yaptık. 

Böylece Berlin gezimizin sonuna geldik. Otelden eşyalarımızı alıp, kendimizi Berlin Hauptbahnhof'ta bulduk. Berlin Hauptbahnhof çok katlı olup trenlerin karıştırılması ihtimal dahilindedir o yüzden trenin kalkış saatinden en az yarım saat önce orda olmanızı öneririm. Heyecanlı bir şekilde Hauptbahnhof'ta bizi Hamburg'a götürecek yüksek hızlı tren "ICE" yi beklemeye başladık.

Yurtdışında sürekli olarak ulaşım aracı olarak "ICE" "TGV" gibi hızlı trenleri tercih etmekteyim. Ama tren konusunda da Almanyadaki düzene dğer Avrupa ülkeleri su dökemez. Almanlar çok dakik saniyesinde tren geliyor, şayet bi gecikme olacaksa (ki bu durum çok extrem bi durum) sürekli gecikmeden dolayı özür diliyorlar. Berlin - Hamburg arası da hızlı trenle 1 saat 40 dakika. Rahat bir yolculuktan sonra Hamburg'a vardık.

Internetten tren biletlerini de daha önceden daha makul bir fiyata almanız mümkün. Ne kadar önce alırsanız biletler de o kadar ucuz oluyor. Ben internetten biletimi alırken genelde "sessiz bölüm" ü tercih ediyorum, sessiz bölümde cep telefonunun çalması da yasak olduğundan sessizce dinlenerek yolculuğumuzu gerçekleştirdik.


HAMBURG 1. GÜN:

Berlin'den ayrıldıktan sonra gece 20.30 civarı Hamburg'a ulaştık. Otelimizi her zamanki gibi www.booking.com'dan ayarlamıştık. Hotelimizi Hamburg'un Alster semtindeki Hotel One'dan ayarlamıştık. 

Hamburg, Almanya'nın 2. büyük şehri olup, bir liman kentidir. Bu şehirde pek çok zenginin yaşadığı bilinmektedir. Hamburg deniz ticareti alanında dünyada sayısız şehirlerden birisidir. Burası ayrıca Avrupa'da en çok köprüye sahip olan şehirmiş. (Venedik'ten bile daha fazla köprüye sahipmiş)

Hamburg'un St. Pauli semtindeki Reeperbahn caddesi Almanya'nın gece hayatının attığı yer olup, Amsterdam'daki Red Light Discrict'tekine benzer bir sokakta bulunmaktadır. Bizde Cumartesi gecesi burda olduğumuz için hareketliliği görme şansımız oldu. 



Burada pek çok bar ve gece kulübü bulunmaktadır. Yalnız buradaki düzene hayran kaldım. Burası Almanya'da silah taşınmasının tek yasak olduğu yermiş ve herhangi bir olay çıkmaması için her yerde polisler var. Caddede gezerken cam şişeyle gezmekte yasak, alkollü ve alkolsüz içeceklerinizi plastik bardaktan içmek durumundasınız. 




Sokakta barlarda pek çok erotik dans kulüpleri bulunmakta. Bizde güzel müziklerin olduğu bir bara daldık. Reeperbahn caddesi Beatles açısından da önem taşımaktadır. Beatles grubu meşhur olmadan önce ilk kez burada sahne almaya başlamışlar. Beatles meydanında Beatles grubu anısına bir anıt var. Bu caddeye insanlar gece 11den sonra gelmeye başlıyor. Biz gittiğimizde de oldukça kalabalıktı. Caddenin sol tarafında ise kızların  beklediğini söylemeden geçemeyeceğim. 


HAMBURG 2. GÜN:

Hamburg'ta Pazar sabahları Fischmarkt yani Balık Pazarında başlamaktadır. Balık Pazar sabah 5'te açılmakta olup 10'da kapanmaktadır. Burası Almanya'nın turistik en önemli yerlerinden biri olup, her Pazar günü yaklaşık olarak 70.000 turisti ağırlamaktadır. Açıkçası gitmeden önce bu kadar güzel bir yer olduğunu tahmin etmemiştim ve bu kadar kalabalık olacağını da beklemiyordum. 




Genelde bir gün önce Reeperbahn'dan kalan gececiler sabah 5'te buraya gelip balıklarını yedikten sonra evlerine dönmektedir. Burada Kuzey Denizinden gelen, birbirinden lezzetli balıklar açık arttırma usulüyle satılmaktadır. Adının Balık Pazarı olduğuna aldanmamak gerekir çünkü burada taze meyve-sebze bulmakta mümkündür.Fishauktionshalle'de ise sabah 5'ten itibaren yaklaşık olarak 11-12'ye kadar değişik gruplar canlı müzik söylemektedir. Bizde balık pazarını kaçırmak istemediğimizden dolayı Pazar sabahı oldukça erken uyanıp, kendimizi Balık Pazarında bulduk. Hava buz gibi ve sabahın körü olmasına rağmen Balık Pazarında adım atılacak yer bulunmuyordu. Herkes kahvaltısını balık ekmek ve birayla yapıyordu. Bizde balık pazarında gezdikten sonra saat sabahın 8'inde canlı müzik dinleyerek, dans edenleri seyrederek, balık-ekmek eşliğinde kahvaltımızı ettik.












Balık Pazarında kahvaltımızı yaptıktan sonra yürüyerek güneşli ama buz gibi havada Hamburg Limanında yürüyüş yaptık. İnsan gerçekten burada yürüyüş yaparken kendisini farklı hissediyor. 




Burada Hamburg'ta eskiden yaya ve araç tüneli olarak kullanılan Elbtunnel (Elbe Tüneli)nden bahsetmeden geçmek olmaz. Anılan tünelde asansörler vasıtasıyla eskiden araçlar tünele inmekte imiş. Bu tünel  Hamburg'ta yükleme alanlarını Elbe nehrinin kuzeyiyle birleştirmektedir. Bizde tabiki bu meşhur tünele inip yürüdük. 



Hamburg Limanında ve Balık pazarında gerekli gezimizi tamamladıktan sonra şehrin merkezinde bulunan Alster Gölü'ne geldik. Anılan gölün kenarı ormanlık alan olup, insanlar yürüyüş yapmakta, bisiklete binmekte, yelkenli yapmaktadırlar. Gölün dış ve iç kısmının birleştiği yerden Hamburg manzarası gerçekten de görülmeye değer. Gölün kenarında zenginlerin yaşadığı pek çok lüks villalar bulunmaktadır. 


Buharlı gemiyle gölde gezinti yapmanızda mümkün:





Göl kenarında yaklaşık olarak iki saat yürüyüşümüzü yaptıktan sonra Hamburg'un simgesi sayılan Rathaus'u (Belediye Binası) gezdik. Mimarisi gerçekten de muhteşem. 




Bu arada gölün kenarında "Nivea" mağazası var. Nivea bir Hamburg markası, buraya girip alışveriş yapmanızı öneririm burada Türkiye'de bulunmayan kremleri de bulmanız mümkün olduğu gibi fiyatları da Türkiye'ye göre oldukça makul.

Şehir merkezinde de gezdikten sonra artık hava iyice soğuduğundan ve acıktığımızdan dolayı "Sushi Circle" a gittik. Burayı herkese tavsiye ederim. "All you can eat" menüsü aldıktan sonra yaklaşık olarak 25 Euro ödeyip, önünüzdeki banttan geçen sınırsız sushileri yemeniz mümkün. Tadı gerçekten mükemmel tabak tabak sushi yedik. 


Bu arada Hamburg'u Almanya'nın Broadway'i olarakta nitelendirmek mümkün. Pek çok dünyaca ünlü müzikal burada sergilenmektedir. Ama Hamburg'ta sergilenen en ünlü müzikal "Aslan Kral" müzikalı. Müzikalin kendisine özgü sabit bir müzikal alanı var. Anılan müzikal Hamburg'ta senelerdir her gece kapalı gişe oynamaktadır. Ben internetten bilet almak için sayfasına girdiğimde, biletlerin hepsi çok önceden satılmıştı o yüzden Aslan Kral müzikalini izleme şansım olmadı. Ama çocuğu olanlara bu müzikali izlemelerini tavsiye ederim. Biletleri bu siteden almanız mümkün:
http://www.stage-entertainment.de/musicals-shows/disneys-der-koenig-der-loewen-hamburg.html Bu arada biletlerin yaklaşık olarak 100 Euro civarında olduğunu belirtmeliyim.


HAMBURG 3. GÜN:



Bugün Türkiye'ye dönüş zamanı. Güne Hamburg'un en güzel manzaralarından birine sahip olan (göl manzarası) J.J.Darboven isimli cafede kahvaltı yaparak başladık. 




Kahvaltısı muhteşem olduğu gibi , pastaları da mükemmel. Cafede alt kata inerek göl kenarındaki masalardan birinde oturmanızı tavsiye ederim. 











Kahvaltımızı yaptıktan sonra Hamburg'un alışveriş caddesi olan Mönckeberg Strasse'de alışveriş yaptık. Burada çok güzel mağazalar var yine Rathaus'un diğer tarafında kalan Alte Post tarafındaki mağazalara da gözatmanızı tavsiye ederim. Abercrombie&Fitch ise yine canlı müzikleriyle ve mankenleriyle en dikkat çeken mağazalardan biri olarak göze çarpmaktadır.

Hamburg'taki gezimiz bittikten sonra otele dönüp, trenle havalimanına doğru yola koyulduk. Burada dikkat etmeniz gereken husus Hamburg şehir merkezinden havalimanına giden trenlerin öndeki vagonlarının havalimanına gitmesi, arkadaki vagonların ise yolun yarısında ayrılıp başka yere gitmesidir. Buna dikkat etmenizi öneririm.

5 günde Berlin ve Hamburg'ta çok güzel vakitler geçirdim umarım blogum Hamburg ve Berlin'e gitmek isteyenlere bir nebze işlerine yarar.

DARISI DİĞER TATİLLERE :)