21 Haziran 2013 Cuma

BOSTON

Uzun zamandır aklımızda Amerika'ya gitmek vardı. Her ne kadar çok küçükken Amerika'da yaşamış olsam da, hatıralar hep fluydu. Çoğu planımı da Amerika sonrası diye erteliyordum. Abimin Boston şehrinde bulunan Northeastern University'den kabul almasıyla birlikte beni de Amerika heyecanı iyice sardı. Henüz vizeye bile başvurmamışken, gerek Boston'da gerekse de çevresinde gezilmesi gereken yerlerin  listesini çok önceden çıkarmıştım. Boston'a Ağustos 2011'de gittik. İyi ki de Ağustos ayında gitmişiz. Irene kasırgasının etkisini  Boston'da yaklaşık olarak 2 gün göstermesinin dışında havalar mükemmeldi.

Boston'a Türkiye'den direk uçuş olmadığı için, İstanbul- Frankfurt arasını THY ile, Frankfurt-Boston arasını Lufthansa ile gittik. Frankfurt'tan Lufthansa'ya biner binmez ise gerçekten heyecanlanmaya başladık. Boston Logan Havalimanı okyanusun üstünde konumlanmış vaziyette.



Boston ise tahminimden çok daha güzel, tam bir kozmopolitan, dünyanın en ünlü üniversitelerinin bulunduğu, yemyeşil, insana değer verilen, okyanus kenarında yer alan  çok güzel bir öğrenci şehri. Amerika'ya giden herkesin bir fırsat bulup, Boston'a yolunu düşürmesi gerek. Çoğu ünlünün Boston'da bulunan MIT, Harvard, Northeastern University gibi üniversilerden mezun olduğunu düşündüğümüzde Boston'un neden gezilmesi gerektiği hususunuda belki bir nebze açıklayabilirim.

Öncelikle belirtmem gereken Boston'un kozmopolit bir öğrenci şehri olması sebebiyle tüm dünya mutfaklarını bulmanızın mümkün olduğudur. Ama Boston'un "Clam Chowder" yani ekmek içerisinde servis edilen deniztarağı çorbasını denemeden dönmeyiniz.

Boston'da gezilmesi gereken o kadar çok yer var ki ben kaldığım 20 gün boyunca doyamadım desem yeridir. Biz Boston'da gayet merkezi bir yer olan Commonwealth Avenue'da kalıyorduk. Öğrenci olarak gitmek isteyen Türklere de evlerini Commonwealth Avenue veya ona yakın yerlerden tutmasını tavsiye edebilirim. Commonwealth Avenue hem merkezi, hem ulaşımı çok iyi, hem de çoğu yere yürüme mesafesinde. Boston'da tahmiminden çok daha fazla Türk'e rastladım. Metro'da, mağazada, sokakta her an yanınızda Türkçe konuşan birilerine rastlamanız mümkün.

Boston'da o kadar çok yer gezdik ki, buraya yazacaklarım aklıma gelen sadece bir kaç aktivite olacaktır. 

Boston'da yemek yemek için ben en çok Quincy Market'i beğendim. 

İçerisinde pekçok cafe ve lokanta mevcut. Yalnız Boston'a lokantalara gitmeden önce rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederim. Yoksa yer bulabilmek için 1 saat civarında beklemek durumunda kalabilirsiniz. Boston'da bana ilginç gelen şey lokantanın dolu olması durumunda bize walky talky vermeleri ve bizim bu durumda dışarı da gezebilmemiz sıra bize geldiğinde walky talkyden bize seslenmeleriydi. Onun dışında bar, içkili lokantalara giderken yanınızda mutlaka pasaportunuzu bulundurun çünkü girişte kontrol ediliyorsunuz.

Quincy Market'ta fastfooddan normal lokantalara kadar pek çok alternatif bulmanız mümkün. Ben Quincy Market'ta "Salty Dog Seafood" u öneririm. Kalamarları, karidesleri gerçekten de muhteşemdi. Yalnız Amerika'da bahşiş oranının yüksek olduğunu belirtmem de fayda var. Sizden hesabın %20'si oranında bahşiş istiyorlar hatta buna dair hiç çekinmeden Boston'da bahşişin %20 olduğu yönünde masanıza kağıtlar da koyuyorlar. Bahşişte bu oranı gözönüne almanızı tavsiye ederim. Yoksa garsonların haşin saldırısına uğrayabilirsiniz:)

Yine meşhur diziden de aklımıza geleceği üzere "Cheers Pub" ta Quincy Market'te yer almakta. Eğer sanata meraklıysanız Quincy Market'in önünde yer alan canlı performansları da izlemeniz mümkün.

Bu ikisinin dışında da Quincy Market'ta zevkinize göre bir yere konumlanmanız mümkün.


Okyanus kenarında da pek çok cafe ve lokanta bulmanız mümkün. Artık hangisi hoşunuza giderse oraya konumlanın derim. Bunun dışında Boston'da farklı alternatif arıyorsanız Chinatown veya Little Italy bölgelerinde de yemek yiyebilirsiniz.

Biz Boston'a geldiğimiz ilk günü Prudential Tower'ın en üst katında bulunan "Top of the Hub" ta geçirdik. Burada birbirinden leziz yemekleri yerken Boston'u da kuşbakışı tepeden izleyebilirsiniz.

Prudential Tower bir alışveriş merkezi içerisinde pek çok mağazayı bulmanız mümkün. Ama bizim Boston'da en sevdiğimiz lokanta kesinlikle Prudential Tower'ın içerisinde yer alan meşhur zincir "The Cheesecake Factory" oldu. Hamburgerleri oldukça leziz olduğu gibi, 1001 çeşit olan cheesecakelerine ise diyecek söz bulamıyorum. Cheesecakeler kesinlikle hayatımızda yediğimiz en güzel cheesecakelerdi.Yani USA'ya yolu düşen herkes mutlaka Cheesecake Factory'e uğramalı. 




Havalar dışarda gezerken o kadar sıcak olmasına rağmen gezerken mutlaka yanınıza bir hırka almanızı tavsiye ederim. Çünkü gerek metro, otobüsler gerekse de mağazalar bildiğiniz buzdolabı. Ben bunu bilmediğim için gittiğim ilk gün hemen üşüttüm. Ama ondan sonra akıllandığım için hava 40 derece bile olsa yanımda mutlaka bir hırka ile gezdim. 

Boston'a gelip ne yapmalı diye sorarsanız da senenin belli aylarında olan "Whale Watch"a gitmenizi tavsiye ederim. Kombine bilet satın aldığınız takdirde önce Boston'un meşhur New England Aquarium'u gezebilir ve ardından da Whale Watch turuna katılabilirsiniz. Bu tur yaklaşık olarak 3-4 saat sürüyor. Bizim şansımıza pek çok balinayı yakından görme imkanımız oldu. 

Alışveriş için ise kesinlikle gidilmesi gereken adres Newbury Street. Burada dünyaca ünlü tüm markaları birarada bulabileceğiniz gibi şık cafe ve lokantalarda da soluklanabilirsiniz. Newbury Street bana Amerika'dan daha ziyade İngiltere'yi anımsattı. Burdaki binaların çoğu kırmızı kiremitten yapılı Viktorya tarzına hakimdir. Şayet Amerika'ya kadar gidip alışveriş yapmadan dönmeyeyim diyorsanız arabayla şehirden yaklaşık olarak 45 dakika uzaklıkta olan "Wrentham Village" ı öneririm. Burası bir outlet kasabası. Burası en azından bir tam günün ayrılması gereken bir yer. Bu kasabada her villada bir markanın outlet mağazası var ve fiyatları Türkiye'yle kıyaslandığında gerçekten de çok ucuz.


Onun dışında Macy's gibi mağazaları da şehrin pek çok yerinde bulabilirsiniz. Onun dışında Downtown'ta da pekçok alternatif bulabilirsiniz.



Yürüyüş yapmak için ise pek çok alternatifiniz bulunmakta. Dilerseniz okyanus kenarında, dilerseniz Charles River kenarında dilerseniz de Boston Public Garden'da yürüyüş yapabilirsiniz. Boston'a gitmişken meşhur "Duck Tour"a da katılmadan dönmeyin derim. Amfibi araçlarda hem karada hem de suda gezmeniz mümkün. Charles River'da kano, yelkencilik gibi aktivitelerde de bulunabilirsiniz.

Yine Boston'a gelmişken Fenway Stadyum'da Boston Red Sox'un beyzbol maçını da kaçırmayın. Yine meşhur basketbol takımlarından birisi olan Boston Celtics'in TD Garden'da maçını izlemeden dönmeyin derim. 


Boston'a gitmişken meşhur üniversitelerin ve pekçok ünlünün mezun olduğu Harvard , MIT gibi üniversite kampüs alanlarına da uğramadan dönmek olmaz. Bu üniversiteler Boston'un Cambridge diye adlandırılan kısmında konumlanmış vaziyette.

Üniversitelerin sevdiğim kısımları kampüslere ve okula rahatça girip gezme imkanınızın bulunması. Ben Harvard'ı MIT'e ziyade daha çok sevdim. Etrafında öğrencilerin konumlandığı pek çok cafe bulunmakla birlikte yine oradaki mağazalardan Harvard'la ilgili bir tişört, şapka veya sweatshirt almanızı tavsiye ederim. Harvard Üniversitesi kampüsünde eğer kalabalık bir grup görürseniz kesinlikle ordakiler John  Harvard heykelinin sol ayağına dokunup fotoğraf çektirmeye çalışıyorlardır. Sol ayağının şans getirdiğine inanılıyormuş. Kim bilir oraya gidip belki de John Harvard'ın sol ayağına dokunan, dünyanın en iyi üniversitesine gitme imkanına erişir. 



Boston kesinlikle çok düzenli derli toplu bir şehir. Ulaşım konusunda da bir sıkıntı yok istediğiniz her yere metroyla gitmeniz mümkün. Günlük bilet aldığınızda bilet fiyatları da gayet uygun.  

Bizim kaldığımız Commonwealth Avenue'ya çok yakın bir yerde de John F. Kennedy'nin doğduğu ev vardı. Orası şu anda bir müze orası da değişik bir alternatif olabilir. Boston'da meşhur olan diğer bir müze ise Güzel Sanatlar Müzesi. Burası New England bölgesinin en büyük sanat müzesi olmakla birlikte, dünyanın da en kapsamı sanat müzesi olarak kabul edilmekte. 

Boston aynı zamanda "Walking City" olarak bilinmektedir. Şehir merkezinde kaldırımlardaki kırmızı çizgileri takip ettiğinizde Boston'da 16 tarihi bölgeyi kapsayan 4 kilometrelik yürüyüş yaparak Boston Common Park'tan başlayıp, şehir merkezi, North End, Charlestown'un ardından USS Constitutions Gemisi'a varabilirsiniz. Bu tur güzergahı tarih görmek isteyenler için kısa ve özlü bir tur niteliğinde sayılmaktadır.


Boston'a gideceklere şimdiden iyi eğlenceler diliyorum eminim ki çok güzel vakit geçirecekler:) 


















20 Nisan 2013 Cumartesi

BRATİSLAVA


Budapeşte gezimi tamamladıktan sonra aklımda Viyana'ya gitmek varken Slovak hakim arkadaşım Kristina'nın da davetiyle Slovakya'ya gitmeye karar verdim. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi yurtdışında temel felsefem az uyku, çok yer görmek olduğu için Budapeşte'den erken saatte kalkan trene bilet aldım. Yalnız yurtdışında kesinlikle tren konusunda en iyi ülke Almanya. Budapeşte- Bratislava arası bilette internet sitelerinde sorun olduğu için gitmeden bir gün önce tren istasyonundan bileti satın almak durumunda kaldım. Ertesi gün sabah 07:25 treniyle Budapeşte Keleti tren istasyonundan aktarmasız olarak Bratislava'ya doğru yol aldım. Yalnız tren Slovakya'dan sonra Polonya'ya doğru yol alıyormuş. Tren istasyonunda da çoğu kişi kısa süreli bir kaos yaşadı. Çünkü trenin üzerinden Bratislava'ya gittiğine dair hiç bir ibare yoktu ve trenin Polonya'ya gittiği gözüküyordu ama kısa süre kaldığı için trene binip artık trende herkes birbirine sorup trenin Bratislava'ya gittiğini teyit ediyordu.

2 saat 45 dakikalık bir yolculuktan sonra Bratislava'ya geldim. Bratislava'ya gitmeden önce, Bratislava'yı seneler önce bir TV programında görmüştüm ve şehirdeki değişik heykeller dikkatimi çekmişti. Bratislava'ya inince tabi ilk önce bir hayalkırıklığı yaşadım şehrin tren garı kasaba tren garı gibiydi. Tren garından beni Kristina karşıladı ve valizimi garda bulunan emanetçiye teslim ettik.

Tren garının ön tarafından hemen otobüs durakları var. Şehir küçük olmasına ve çoğu yer yürüyerek gezilebilecek olmasına rağmen yokuşta çıkmamak için bizde otobüs durağına yöneldik. Otobüs durağında beklerken o küçücük şehirde bile Ankara'dan kişilere denk gelip sohbet ettik.

Otobüsle şehrin kalesinin bulunduğu yerde indik. Şehrin kalesinin hemen yanında da Slovak Parlamentosu bulunmakta. Bratislava'da eski Çekoslovakya ve Komünizmin etkilerini şehrin her yerinde hissetmek mümkün.
 



Bratislava Kalesi beyaz renkli ve şehrin tepesine konumlanmış durumda. Buradan tüm şehri kuşbakışı görebileceğiniz gibi Tuna nehri de önünüzden akmakta. Kalenin bahçesinden Bratislava'da ünlü olan Novy Most Köprüsünüde görmeniz mümkün. 





Kalede ve kalenin bahçesinden şehrin manzarasının keyfini çıkardıktan sonra kalenin önünden şehir merkezine doğru inen dar merdivenlerden aşağıya doğru indik. Şehir merkezine ise tam anlamıyla bayıldım. Şehrin her köşesinden bir heykel fışkırıyor resmen. Sanki çizgifilm şehri gibi bir yer Bratislava. Heykellerden en ünlüleri ise "Man at Work" olarak adlandırılan kanalizasyondan çıkmış izlenimi veren Cumil Heykeli ve etrafa gülümseyerek bakan heykel, yine bankın arkasından bakan Napolyon heykeli ve Paparazzi Cafe'nin tam köşesine konumlanmış paparazzi heykeli...Ama Bratislava'da dar sokaklarda daha pek çok çeşme ve heykel bulmanız mümkün. Yine şehri ufak kırmızı minibüslerle de gezmeniz mümkün.

 




 


Gittiğim ülkelerde de genelde mahkemelere veya Hukuk Fakültelerine gitmeye özen gösteririm. Bratislava'da da "Universitas Comeniana Bratislava" Hukuk Fakültesi'ne gittik. 

Yukarıda da bahsettiğim gibi şehrin arka sokaklarında gezerken kendimi bir an Rusya'da hissettim. Değişik bir kilise görmek isterseniz de "Blue Church"u tavsiye ederim. Dışı uçuk mavi sanki hikayelerden çıkmış lego kilisesi görünümünde.



Bratislava'da yemek yemek için tercihiniz kesinlikle "Bratislava Flag Ship Restaurant" olmalı. İşin ilginç tarafı burasının restaurant olduğunu dışarıdan anlamanız pek mümkün değil. Burası eskiden şehrin tiyatrosu olarak kullanılıyormuş. İçine girdikten sonra koridordan ilerlerip üst kata çıktığınızda burasının restaurant olduğunu anlıyorsunuz. Eskiden tiyatro olarak kullanıldığı için bu restaurant oldukça büyük. Restaurantın üst katında yani eskiden tiyatro olarak kullanılan kısmın balkon kısımlarında ise yanyana pek çok bar taburesi bulmanız mümkün. Yine restaurantın adından da anlaşılacağı üzere içeride pek çok ülkenin bayraklarını bulmak mümkün. Tiyatronun sahnesinde ise dev bir bar yer almakta. Yani kısaca Bratislava'ya yolunuz düşerse bu restauranta uğramadan dönmeyin. Kristina bana Slovakların meşhur siyah birası Zlatý bažant ı ve yine onların meşhur olan yemeği Goulash çorbasından ısmarladı.






Bratislava'da alışveriş yapmak için ise adresiniz Hodzovo Namestie olmalı. Burada pekçok markanın mağazasını bulmanız mümkün. 

Şehrin tam ortasında da Grassalkovich Sarayı bulunmaktadır. Burada günün belli saatlerinde askerlerin değişim törenine de denk gelmeniz mümkün. Bu saray Slovak Cumhuriyeti Başkanlık Sarayı olarak kullanılmaktadır. Saraya kadar gelmişken mutlaka arka kısmındaki parkı da gezin.



Bratislava Viyana'ya trenle 1 saat uzaklıkta. Yolunuz Viyana'ya düşmüşken bu ufak ve şirin şehri görmeden sakın dönmeyiniz. Hem de bu vesileyle farklı bir ülke daha görmüş olursunuz. Bratislava hem Avusturya'ya hem de Macaristan'a sınır olan bir başkenttir. Şehirden kuşbakışı baktığınızda Avusturya 'yı da görmek mümkün.

Bratislava gezimide tamamladıktan sonra Kristina beni tren garına bıraktı. İşin ilginç tarafı Viyana'ya tek gidiş bileti, gidiş-dönüş biletinden daha pahalıydı bende bu sebeple gidiş-dönüş bileti satın aldım. Bratislava'dan Viyana'ya geçecekler olanlar için de bu husus akıllarında kalsın. 

11 Mart 2013 Pazartesi

BUDAPEŞTE - BUDAPEST


Budapeşte 1. Gün:

 

Haziran 2011’de Macar Adalet Bakanlığı’nın ayarladığı bir program vesilesi ile Budapest Business School’da hukukçuların katıldığı bir seminere katıldım. Gitmeden önce Ankara’da havalar yağmurlu ve serindi ancak Budapeşte’ye varır varmaz beni oldukça sıcak bir hava karşıladı.

İstanbul’dan kalkan THY’nın sabah uçağı ile Budapeşte’ye doğru yol aldım. İstanbul Budapeşte arası tam 2 saat sürüyor. Yalnız İstanbul- Budapeşte hattını genelde yurtdışı transit yolcular tercih ettiği için hep dolu bir hat. İstanbul-Budapeşte gidiş dönüş bileti almak, tek gidiş bileti almaktan bazen daha cazip fiyata bile denk gelebiliyor. Ancak ben dönüşü Viyana olarak ayarladığım için mecburen tek yön bilet aldım.

Yolculuk sırasında yanımda oturan Tacikistanlı bir kişiyle tanıştım ve işin ilginç tarafı onla daha sonra ara ara internet yoluyla da bağlantıda kaldık. Böylece uçak arkadaşı da edinmiş oldum.

Havalimanından çıktığınızda sizi şehre götüren otobüsler mevcut. Bu arada Macaristan’ın henüz Euro’ya geçmediğini belirtmek isterim. Dolayısıyla gitmeden önce yanınızda “Forint” bulundurun. Bende havalimanından çıktıktan sonra otobüse bindim ve otobüsün son durağında inip şehre giden metroya bindim.

Otelim şehrin merkezinde yer alan NH Hotel’di, otelden oldukça memnun kaldım. Otel Tuna nehrine, alışveriş merkezine ve Margrit Köprüsü’ne ve adasına oldukça yakındı.

Eşyalarımı otele yerleştirir yerleştirmez, diğer hukukçularla bululacağımız yer olan Macar Parlamentosu’na doğru Tuna nehri kenarında yürümeye başladım. Açıkçası Budapeşte’nin bu kadar güzel ve hareketli olacağını aklımdan geçirmemiştim. Nehir kenarında çok güzel lokantalar, cafeler yer alıyordu.

Nehir kenarında yürüdükten sonra Macar Parlamento Binası’na (Országház) geldim. Bu parlamento binası da Westminster Parlamento Binası gibi ihtişamlı ve Tuna nehrinin kenarında konumlanmış. Burada diğer hukukçularla buluştuk ve kaynaştık. Benim için ise Slovakyalı hâkim olan Kristina’nın yeri ayrı. Onla birbirimizi ilk gördüğümüz andan itibaren kaynaştık ve Budapeşte’de kaldığımız süre boyunca da birlikte gezip eğlendik.  Hatta kendisi beni yaşadığı yer olan Slovakya Bratislava’ya davet etti ve Budapeşte gezisinden sonra onun davetlisi olarak bir günümü Bratislava’da geçirdim.

Macar Parlamento binasına giderken de mutlaka pasaportunuzu yanınızda bulundurun, güvenlik kontrolünden de geçtikten sonra Parlamentoya girdik. Biz Adalet Bakanlığı'nın davetlisi olduğumuz için bir ücret ödemedik.

Burası Alman parlamentosuna ziyade daha tarihi bir ve ihtişamlı bir bina. Parlamentonun içinde bir rehber eşliğinde yaklaşık olarak bir saatlik tur yaptık. Genel Kurul salonu da oldukça ihtişamlı bir bina. İçerisinde askerlerin törenine de denk geldik. Macar Parlamento Binası ülkenin en büyük binasıymış.


  




Parlamento gezimizi tamamladıktan sonra akşam açılış kokteyline kadar serbest vaktimiz vardı. Bunun üzerine şehri keşfetmek için Slovakyalı hâkimlerle birlikte Tuna nehri kenarında yürüyüş yaptık.

Parlamentonun Tuna nehrine bakan kısmının hemen ön tarafında ise ayakkabı heykelleri dikkati çekiyor. Ayakkabı heykellerinin olduğu kısım 2. Dünya Savaşı Yahudi Anıtı ismini taşımaktadır. Anıt orada kurşuna dizilip nehre atılan Yahudilerin anısına konulmuş. Burada kadın, erkek, çoluk-çocuk ayakkabılarının heykellerini görmeniz mümkün.





Tuna nehri, şehri Buda yakası ve Peşte yakası olmak üzere ikiye ayırmış durumda. Tuna nehri üzerinde de pek çok köprü mevcut. Bunlardan en çok sevdiğim ve ihtişamlı olanı ise Aslanlı veya Zincirli Köprü olarak adlandırılan Szecsen Köprüsü. Bunun oldukça da hazin bir hikâyesi varmış. Tuna nehrinde yapacağınız tekne turunda şehrin ve bu köprülerin hikâyesini dinleyebilirsiniz. Benim hoşuma giden diğer bir köprü ise Elizabeth Köprüsü oldu.

Parlamentonun hemen arka tarafı:



Buda tarafı şehrin kalesinin olduğu ve sokaklarından gezerken insanı sanki eski çağda hissettiren yaka. Burada Kraliyet Sarayının da güzel bir manzarası var.  Peşte tarafı ise şehrin modern tarafının olduğu yakadır.

Tuna nehri kenarında gezimizi tamamladıktan sonra Macarların meşhur birası olan Soproni marka siyah birayı tatmak için bir puba gittik. Daha sonra açılış kokteyline az vaktimiz olduğu için otele doğru yola koyulduk.

Açılış kokteylinde Macarların yemeklerini tatma imkânımız olduğu gibi yerel kıyafetlere bürünmüş Macar müzik grubunu da dinleme imkânımız oldu. 

 

 

Kokteyl sonrası arkadaşlarım yorgun olduğu için uyumaya giderken ben şehri keşfetmek amacıyla üzerime rahat bir şeyler giyip,  Tuna nehri kenarında geceyarısına kadar yürüyüş yaptım.



Bu yürüyüş o kadar iyi geldi ki, Budapeşte bence kesinlikle  gece şehri. Bu şehre gece çok yakışıyor. Şehir ışıl ışıl, sokaklar hareketli ve Tuna nehri göz kırpıyordu ;) 
 
Yaz mevsiminin de etkisiyle her yer  hareketli ve cıvıl cıvıl. Marriott, Inter Continental gibi ünlü otellerde hep nehir kenarında konumlanmış durumda.

Nehir kenarında yer alan Dunacorso Restaurant’ı kesinlikle tavsiye ederim. Gerek müzik, gerek ambiyans gerekse de yemek bakımından gerçekten de güzel bir yer.

Onun dışında St. Stephens Basilica Kilisesi’nin olduğu caddede gece oldukça hareketli ve caddede güzel restaurantlar mevcut.



Macarların goulash isimli yemeği meşhur bunu pek çok yerde bulmanız mümkün. Goulash çorbası  Osmanlı döneminde “Kulaşı çorbası”  olarak isimlendirilmekte imiş. Goulash et çorbası olup, tadı da fena sayılmaz. Yani gitmişken bir kase Goulash çorbası içmeden dönmeyin :)



Budapeşte 2. Gün:


Bugünümüz tamamen Budapest Business School’da geçti. Öğle yemeğinde güzel yerel yemekler sunan bir restauranta gittik , buranın da şarapları meşhurmuş.



 Seminerde biz :)

 


Öğle arasında şımarmaca :D 






 Seminer bittikten sonra şehri turlamaya devam ettik.

Gala yemeğinden önce de şehirde çöpçülerin grevine denk geldik...


 

Akşam yemeğimizi ise gala yemeği olduğu için bize özel olarak kapatılan Budapeşte’nin meşhur müzelerinden birisi olan Etnoğrafya Müzesi -  Neprajzi Müzesinde aldık. Bu müze Macar Parlamentosu’nun arka tarafında yer alıyor. Burası Macar Ulusal Müzesi’nin Etnoğrafya müzesi olarak kurulmuş. İçerisinde pek çok tarihi esere rastlamak mümkün. Yemek yediğimiz alan müzenin tam ortasına kurulmuştu ve müzenin içi gece çok güzel aydınlatılmıştı.




 Protokol yemeğinin sonunda biz :D 

 
Gala yemeğinden sonra ise diğer avukat arkadaşlarımızla gezmeye devam edelim dedik. 
 

Macar avukat arkadaşımız bizi geceleri gençlerin buluşma mekanı olan şehrin içinde yer alan bir parka götürdü. Herkes ellerinde içkileriyle çimlerin üzerinde oturuyordu. Oturmak isteyenler için ise parkın ileri kısımda betonların üzerinde masalar bulunmakta. Bu park tıklım tıklımdı. 



Parkta baya vakit geçirdikten sonra Budapeşte’nin meşhur gece kulübü- barından biri olan  Szimpla Kert’e gittik. Burası oldukça köhne bir yerde. Budapeşte’nin gece hayatının da oldukça hareketli  olduğunu söylemek mümkün. Szimpla Kert’te açıkhavada müzik eşliğinde eski arabaların içinde oturmanız mümkün. Yine oturmak için kapalı mekânları da bulunmakta. Dışarıdan içeriye girene kadar  burasının ne  kadar güzel olduğu anlaşılmıyor. Budapeşte'ye gelenler için burası mutlaka uğranılması gereken bir mekan.


Szimpla Kert’te de vakit geçirdikten sonra Kristina'ların tekiyle otele doğru yürüdük, çünkü diğer Kristina parkta bizi kaybetti:)  Budapeşte’nin her tarafından sokak heykelleri fışkırıyor. Gece yürürken Moulin Rouge’a rastladık burası Paris’tekiyle aynı mı bilmiyorum ama buranın da dış kısmı Paristekine çok benziyordu.




Budapeşte 3. Gün:




Bugünü de seminerde geçirdik. Seminer bittikten sonra ise öncelikle otele de yakın olan WestEnd alışveriş merkezine gittim. Daha sonra ise Budapeşte’nin meşhur alışveriş caddesi olan Vaci Utca Caddesine gittim.

Kızlarla son kez Budapeşte şehir turu attık ve şehirde tur atmak için bu arabayı kiraladık ...





 Vaci Utca'da tam bir turistik mola :D 

 
 

 Vaci Utca güzel ve uzun bir alışveriş caddesi. Burası tamamen yaya yolu olarak tasarlanmış. Burada tüm markaları bulmanız mümkün. Caddenin bitimine doğru ise hediyelik eşya satan dükkânları bulabilirsiniz.

Andrássy Avenue’da ise Roberto Cavalli gibi ünlü markaların  butiklerini bulabilirsiniz.

Budapeşte’nin meşhur olan meydanlarından birisi Kahramanlar Meydanı yani Hösök Tere’dir. Resmi törenler ve kutlamalar bu meydana yapılmakta olup, meydanda pek çok heykele rastlayabilirsiniz.


Şayet operaya meraklıysanız Budapeşte Operasıda iyi bir alternatif olabilir. Opera binası da ihtişamlı bir bina.

Ben daha sonra Buda yakasını merak ettiğim için o yakaya geçtim burası gerçekten de inanılmaz kendinizi bir anda eski çağa atlamış gibi hissediyorsunuz.

Şehir Kalesi’nin enfes bir manzarası var. Tepeye telefrikle de çıkmanız mümkün.

Buda yakasında en çok hoşuma giden kısımlardan birisi ise Balıkçılar Barınağı olan Halaszbastya. Buradaki kale masal kalesi görünümünde ve Tuna nehri manzarası ise muhteşem. 

 

 




Ama en güzel manzaraya Gellert Tepesinden ulaşabilirsiniz. Buradan tüm Tuna nehri ve Budapeşte ayaklarınız altında kalıyor. Burada yer alan kafelerde oturup şehrin manzarasını doya doya izleyebilirsiniz. Akşam üstü giderseniz şehrin hem gündüz hem de gece manzarasını izleyebilirsiniz.

Buda yakası gezimi de tamamladıktan sonra Tuna nehrinde tekne turu yaptım. Tuna nehrinde tekne turunu da Budapeşte’ye giderseniz listenize mutlaka ekleyin.  Bu arada Tuna nehrinde otobüs görünümlü amfibilerle de gezmeniz mümkün. Tuna nehrinde gezinti yer alan gemileriyle de baştan sona Tuna nehrinin geçtiği ülkeleri gezebilirsiniz. Her ne kadar çoğu şehirdd tekne turu turistik bir aktivite olsa da , Budapeşte'de mutlaka tekne turunu listenize ekleyin :D










Budapeşte’de görülecekler listemi tamamladıktan sonra akşam yemeğini yemek için tekrar Vaci Utca caddesine gittim ve burada yer alan caddenin başlangıç noktasındaki güzel bir pizzacıya gittim.



Bu arada Budapeşte’de çok sayıda kaplıca bulunmakta, nehir kenarındaki kaplıcalar da isteyenler için güzel bir alternatif olabilir. 

Budapeşte gezisi bitince sıra ertesi gün Bratislava ve Viyana'ya geldi. O yazılarım için de bloguma göz atabilirsiniz. Ben ertesi sabah 07:25'te Bratislava'ya doğru yol aldım.




Diğer gezilerde görüşmek üzere...